banner
banner
banner

Meslektaşları köşelerinde Birand'ı yazdı




Meslektaşları ünlü gazeteci Mehmet Ali Birand’ı bugünkü köşelerinden böyle andılar…Can Dündar, Ahmet Hakan, Ertuğrul Özkök, Sami Kohen, Mehmet Barlas, Hasan Cemal...

Milliyet Gazetesi’nden Can Dündar;

“Önce işini yap oğlum” derdin ya hep Mehmet Ali abi...

Önce işimi yaptım bugün...

Tembihlediğin gibi...

“Hasta da olsan, dertli de ne yap yap, haberi ver” derdin; dertliydim, yine de haberi verdim.

Senin gibi...

Aklım, kalbim sendeyken çalıştım.

Her zamanki gibi...

Ama vedaya mecalim kalmadı; elim de varmadı.

Seninle yarın vedalaşacağım.

Hakkını helal et!

Canım kardeşim; seni hiç kaybetmek istemiyordum. Daha yapacak, daha atlatacak çok haberlerimiz vardı çünkü... Dualarımız seninleydi bütün gün... Sakın ola beni atlatma derken haber geldi, sabahtan beri mekân tuttuğumuz kafeteryaya... Hepimizi atlatmışsın yine... Niye yaptın bunu canım kardeşim?.. Seni çok özleyeceğim.

Milliyet Gazetesi’nden Hasan Cemal;

Sevgili İblis, olmadı, bizi atlattın yine...

Sevgili İblis;  Amerikan Hastanesi’nin kafeteryasını mekân tuttuk, sabahtan beri seni konuşuyoruz. Merak etme, hakkında hep iyi şeyler söyleniyor.

Kulak veriyorum etrafa...

Belki bir yazı çıkar diye...

Bilirsin, gazeteci milleti böyledir. Ya bir haber atlatacak, ya bir yazı kurtaracak. Gerçek gazeteci için koca bir ömür böyle geçer.

Sürekli manşetlerde dolaşmak, manşetlere tutunarak yaşamak bizim hayat boyu vazgeçemediğimiz bir tutkudur.

Hele sen hiç durmak bilmedin.

Bayrağı her zaman en önde, en yüksekte tutmaya çalışarak -ve tutarak- yıllar yılı koşturdun durdun.

Etrafa kulak verirken, bir yandan da göz ucuyla televizyona bakıyorum, Diyarbakır’da ne oluyor diye...

Sevgili İblis;

Diyarbakır’dan canlı yayın yok!

Acının dev bir dalga halinde kabardığı cenaze törenini haber kanalları arada bir Diyarbakır’a bağlanıp vermekle yetiniyorlar.

Gösterilen gerekçeye gelince:

“Habur etkisi olmasın, çiçeği burnundaki İmralı süreci zarar görmesin!”

Olabilir.

Ama eminim, sen olsan devamlı canlı yayın diye bastırırdın. Acıların böylece yurt çapında paylaşılmasının daha doğru olacağını düşünürdün.

Şimdi öğrendim.

Ameliyata girmeden önce sormuşsun, Diyarbakır’a gidebilir miyiz diye.

Tipik Birand.

Başka türlü Mehmet Ali Birand, gerçek gazeteci olunmuyor ki... Devamlı olarak “Ben oradaydım!” duygusunu iliklerine kadar hissetmek yani...

Bugünlere böyle geldin.

Sevgili İblis;

Şimdi itiraf etmek istiyorum. Pazartesi sabahı telefonum çaldı. Baktım sen arıyorsun. Cevap vermedim.

Niye mi?..

Erbil’deydim.

Otel odamda haber bekliyordum bir yerlerden... Daha doğrusu, seni atlatmaya hazırlanıyordum. Telefonu açıp Erbil’deyim desem, neyin peşinde olduğumu anlayacaktın.

Sonra öğrendim ki, beni perşembe akşamı 32. Gün’e çağıracakmışsın.

Kusura bakma.

Sana yalan atamayacağım için telefonuna çıkmadım.

Sevgili İblis;

Diyarbakır’daki görkemli cenaze töreni az önce bitti. Herhangi bir olay yok.

Bu da iyi haber.

Uzun yıllarını verdiğin, ilklere imza atıp birçok kez bizi atlattığın Kürt sorunu inşallah bu sefer barışçı bir raya oturur.

Bu arada haber kanalları Diyarbakır’ı daha sonraki saatlerde fena vermemişler.   

Kafeteryada hep seni konuşuyoruz. Herkes senin gazetecilik aşkından örnekler veriyor.

Ama hüzünlüyüz.

İçimiz yanmaya başladı çarşamba gecesinden itibaren.

Dualarımız seninle...

“Mehmet Ali bunu da yener!” duygusu bizi hiç bırakmıyor.

Sevgili İblis;

Canım kardeşim;

Seni kaybetmek istemiyoruz.

Bu arada bizim Cimbom şu Sneijder işini çok kötü yönetmeye devam ediyor. İlk yarıyı lider bitir, Fenerbahçe’yi 6 puan geç, Devler Ligi’nde tur atla ve bir transferi bu kadar berbat et.

Olacak şey değil.

Fenerli dostlar neredeyse zil takıp oynayacaklar.

Şimdi aklıma takıldı.

İlk yarının son maçı için biraz da senin zorunla geçen ay Trabzon’a gitmiştik ya. Hatırlıyorsun değil mi ne yaptığını? Otelde bir oda açtırıp maç saatine kadar dinlenmek için biraz kestirmeye başlamıştık ki deprem oldu.

Fena halde sallandık.

Ben alelacele kendimi dışarı atarken arkamdan “Haso korkma, iş bitti artık, bir daha olmaz!” diye bağırmış, maç saatine kadar da uyumuştun.

Kaç saattir kafeteryadayız.

Umur geldi mi, Nilgün geldi mi, hep yüz ifadelerini okumaya çalışıyoruz.

Bu arada Cemre her zamanki duruma hâkim organizatörlüğüyle bizlere ayrı bir salon ayırtmış rahat edelim diye...

Sevgili İblis;

Bu satırları Amerikan Hastanesi’nin kafeteryasında, bir köşede yazıyorum.

Dalga geçenler var.

“Hâlâ bir yazıyı bitiremedin” diye... Hastanenin önünde koca bir gazeteci ordusu, sevgili meslektaşların, senden iyi haberler bekliyor.

Hepsi hazır.

Birand çıksın, kameraların önüne konuşsun diye nöbetteler... Hadi bekletme bizi daha fazla. Bütün arkadaşların, seni sevenler burada.

Canım kardeşim;

Seni kaybetmek istemiyorum.

Daha yapacak, daha atlatacak çok haberlerimiz var çünkü...

Dualarımız seninle...

Sakın ola beni atlatma derken haber geldi kafeteryaya...

Hepimizi atlatmışsın yine...

Niye yaptın bunu canım kardeşim?

Seni çok özleyeceğim.




Milliyet Gazetesi’nden Sami Kohen;

Birand gazeteciliğe yanımda başlamıştı

1963 yılında Milliyet Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi bana gencecik bir adam gönderdi ve “Kendisi bir süre için Londra’ya gidiyor, bak orada muhabir olarak işe yarayabilir” dedi.

Ben o zaman gazetenin Dış Haberler Şefi idim. Karşımdaki genç kendisini tanıttı: Mehmet Ali Birand. Bir ameliyat için Londra’ya gidiyordu. Gönlünde yatan, gazeteci olmaktı. Ona Londra’da bulunacağı birkaç hafta içinde Milliyet’in muhabiri olarak çalışma fırsatı verilmesini istiyordu.

Hani derler ya, ilk bakışta gözüm tuttu. Gerçi çok genç ve tecrübesizdi. Ama müthiş bir hevesi vardı.

Kendisine o gün kısa bir “gazetecilik dersi” verdim, Londra’dan bize ne gibi haberler geçebileceğini anlattım.

Bu kısa görüşme, ona Londra’da kaldığı sürece bizi bir “haber bombardımanına” tutması için yetti. Bunlardan gazetenin birinci sayfasında kullandıklarımız da oldu...

Heyecanlı ve hırslı

Mehmet Ali İstanbul’a döndükten sonra gene İpekçi’nin kapısını çaldı. Bu kez başarılı bir dış muhabirin verdiği özgüvenle, Milliyet’te çalışmak istediğini söyledi. Bu isteği kabul edildi ve sonuçta Birand’ı yanımda buldum. Bu kez işi ajansları, yabancı basını taramak ve yabancı radyoları dinlemek suretiyle dış haberleri hazırlamaktı. Bunu da kısa zamanda öğrendi. Artık izinli günlerimde veya yurtdışı seyahatlerimde servisin sorumluluğunu ona bırakabiliyordum. Çalışkandı, işini çok seviyordu, heyecanlı idi.

Ve bütün bunların yanında, hırslıydı. Nitekim çok geçmeden kendisi imzalı yazılar yazmak ve yabancı ülkelerde olayları izlemek için yeşil ışık yakmamı istedi. Ona her seferinde bu şansı verdik. Her seferinde yeni bir başarı gösterdi. Aynı performansı daha sonra yine kendi istek ve önerisiyle Brüksel temsilcisi olduğu ve SSCB’den ABD’ye kadar birçok ülkedeki olayları yerinde izlediği dönemde de sergiledi.

O yıllarda Mehmet Ali dışarıda, ben merkezde çok sıkı ve uyumlu bir işbirliği içinde olduk. 1980’lerden sonra Birand gazeteciliğin yanı sıra yazdığı kitaplarla, TV’deki söyleşileriyle, 32. Gün gibi belgeselleriyle parladıkça parladı. Sadece Türkiye değil, dünya çapında bir üne sahip oldu. Ben onun meslek hayatındaki “take-off” (kalkış) aşamasına bir katkıda bulunmanın mutluluğunu her zaman yaşadım. Daha doğrusu, Mehmet Ali her vesile ile bizzat bunu hatırlatarak bu mutluluğu ve gururu bana yaşattı.

Uyumlu ve mutlu

Birand’ın evliliğinde de galiba dolaylı bir katkımız oldu. 1968’de gazetenin sahibi Ercüment Karacan beni çağırdı ve Fransa’da tahsilden yeni dönen üvey kızı Cemre’yi tanıştırarak “Bak o da gazeteci olmak istiyor, İngilizce ve Fransızcası çok iyi, onu yetiştirir, servisinde çalışsın” dedi. O dönemde ufacık bir odada Birand’ın dışında Halit Kıvanç ve Altan Erbulak ile birlikte çalışıyorduk. Açıkçası Cemre’yi (ne de olsa “patronun kızı” oturtacak) rahat bir yerimiz yoktu. Onu Birand’ın yanında sıkışık bir şekilde oturttuk. Bu yakınlık çok geçmeden sonucunu verdi: flört ve ardından evlilik! Tanıdığım en uyumlu, en mutlu çift oldular...

Başarısının sırrı

Birand’ın mesleğinin zirvesine çıkmasının, özel yaşamında da çok sempati toplayan, çok sevilen bir kişi olmasının sırrına gelince: O genç yaşından itibaren hayata veda ettiği güne kadar gazeteci (muhabir, yazar, haber sunucusu, yorumcu) hevesini ve heyecanını korudu. Çok hırslı, çok çalışkandı, ne istediğini ve buna nasıl ulaşacağını biliyordu. Etrafındakilerle iyi geçinirdi, kavgacı değildi, sevecen, esprili, neşeli idi, hayatın iyi ve keyifli tarafına bakardı. Bütün bu nitelikleriyle “müstesna bir insan”dı.  Bizler için de yokluğu doldurulamayacak bir meslektaş, bir arkadaş...

Mekânı cennet olsun.




Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök;

Ne arkasından ne önünden

AMERİKAN Hasta-nesi’nin kafeteryasında bekliyoruz.

1980’lerin o olağanüstü filmi “Big Chill”in hüzünlü kahraman

ları gibiyiz.

İki kat üstte hayat mücadelesi veren bir arkadaşın başındayız.

Türk basın tarihinin son 30 yılı, bir dönem filmi karesine dönüşmüş.

Hasan Cemal’in, en esprili zamanlarında bile hüznünü gizleyemeyen yüzü, asıl halinde.

Biraz sonra Ali Kırca geliyor.

Erken beyazlaşan saçları, sanki gerçek yaşına kavuşmuş gibi harika duruyor.

Biraz sonra Cengiz Çandar...

Her zamanki gibi kazaklı.

Her zamanki gibi seferi...

Maşrık yazılarından dönmüş...

Daha doğrusu hiç dönememiş gibi...

Hiçbir yere ait olmayan, şakülünün merkezini Ortadoğu’ya dikmiş bir gazeteci.

Saçları zaten bembeyazdı, şimdi daha bembeyaz.

RESMİNİ ‘SEVGİLERİMLE’ DİYE İMZALAYIP ARKADAŞLARINA BIRAKMIŞ

Posta Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rifat Ababay anlatıyor:

“Dün yazısını yazdı, sonra stendi değiştirmek için hastaneye gitti”.

Hastalığını öğrendikten sonra bir fotoğrafını “Sevgilerimle” diye imzalayıp bırakmış.

Sanki gazetesine, arkadaşlarına, okurlarına veda eder gibi...

Hastaneye giderken eşi Cemre’ye bile haber vermemiş.

Yanımda eski Büyükelçi Volkan Vural oturuyor.

Mehmet Ali Birand’ın Brüksel muhabirliği döneminden gelen arkadaşlıkları var.

Eşi Gülperi, yukarı çıkıp Cemre ve oğlu Umur’dan haber getiriyor.

Hepimiz 1960’ların 70’lerin insanlarıyız.

Mazimizde zor yıllar, sancılı yıllar var.

Hepimiz gazeteciliklerimiz dolayısıyla epey hırpalanmışız.

Her tarafımız yara bere içinde...

ARINÇ GELİP İÇİMİZİ RAHATLATIYOR AMA İÇİMİZ HİÇ ÖYLE DEĞİL

Biraz sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç geliyor.

Onun sakin ve insani sıcaklığı, ortamı yumuşatıyor.

İyimser konuşmak istiyor.

Doktorlardan bilgi almış.

“Doktorlar kritik dönemde” demişler.

Dışımızdaki ses iyimser, ama içimizde o derin şüphe...

Düşünüyorum.

Mehmet Ali Birand ismi neyi temsil ediyor?

Modern gazeteciliği...

Türk gazeteciliğini Anglosakson standartlara çeken gazeteciliği...

Kızmamayı, küsmemeyi...

Kızdırsa da barışmayı...

Barışsa da kızdırmayı...

Ama bu insani duyguları hiçbir zaman “kin” ve “nefret” denilen duyuların sınırına taşımayan insan.

Hastalıklar, sakatlıklar, yoksulluklarla geçen ıstırap dolu bir çocukluğa rağmen, hiç ezilmeyen bir kişilik.

O küçücük mahalleden gelip de dünyanın en kudretli siyasetçilerinin karşısında samimi bir arkadaş gibi duran, seviyeyi hiçbir zaman bir alt basamağa indirmeyen bir gazeteci portresi.

YAZMAK İSTİYORUM AMA HANGİ ANA VE KİME YAZACAĞIM

Ve bir gazeteci için, en hüzünlü an.

Henüz arkasından değil...

Ama önünden de değil...

Geç de değil, erken de değil...

Ne yüzüne söyleyebiliyorum, ne arkasından ağıt yakabiliyorum.

Duygularımı ne vicahiye çevirebileceğim, ne gıyabında mırıldanabileceğim zamansız bir yazı...

Arafta bir yazı...

Belki de tam zamanında bir yazı...

Sevgili Mehmet Ali, kültürümüz, örfümüz âdetimiz, inancımız bize der ki:

Allah’tan umut kesilmez...

Hiç olmazsa Allah’a sığınılır ve ondan yardım istenir.

En umutsuz anımızda bile ona sığınır, seni bize bağışlamasını dileriz...

Bu yazıyı o anki duygularımla yazdım, değiştirmeye mecalim olmadı. E.Ö.

Hürriyet Gazetesi’nden Ahmet Hakan;

Maalesef durumu netleşti

Birand benim Twitter arkadaşımdı.

Ben ona tatlı tatlı takılır, o da bana hiç sinirlenmeden cevaplar yazardı.

Koluna taktığı renkli saatlerle, yeşil kravatıyla, ayakkabısının turuncu bağcığıyla dalga geçerdim.

O da benim kıskançlığıma vurgu yapan cevaplar yazardı.

Salı günü yaptığımız son geyik muhabbetlerinden birinde ona şunu yazdım:

“Sen iyi bir insansın. Ama son tahlilde”.

Cevabı şu oldu:

“Ben artık iyi bir insan olmak istemiyorum. Vazgeçtim. Çok kötü biri olmak istiyorum ve gaddarlık hoşuma gidiyor. Ne dersin?”.

Dalga geçtim tabii bu cevapla...

Şunları yazarak:

“Ayakkabısını turuncu bağcıkla bağlayan bir adam ne kadar gaddar olabilir ki?”.

Devam ettim:

“Gaddar olmak istiyorsan bir kere o saatleri kolundan fırlatıp atacaksın. O kravatlarla zalim olamazsın”.

Yine salı günüydü.

Melih Gökçek bu pazar Ankara’da Twitter takipçilerine verdiği yemeğe beni ve Mehmet Ali Birand’ı da davet ediyordu.

Twitter’dan sordum Birand’a:

“Pazar günkü yemeğe gidiyor muyuz?”.

Twitter’dan yazdığı cevap şu oldu:

“Tedavim sürüyor. Haftaya çok önceden verilmiş bir sözüm de var. Perşembe günü durumum netleşecek”.

Dün perşembeydi.

Maalesef Mehmet Ali Birand’ın durumu çok acı bir şekilde netleşti.

Doğrudur:

Türk medyası çok önemli bir değerini kaybetmiştir.

Ama ben en kafa Twitter arkadaşımı kaybettim.

Üzüntüm büyük.

Sabah Gazetesi’nden Mehmet Barlas;

Hayatı hakkını vererek yaşamak ve Mehmet Ali Birand...

Mehmet Ali Birand'ın hayata bağlılığını ve habercilik heyecanını yıllardır izlerken,doğumla ölüm arasında açılmış parantezin, bazı insanlar tarafından nasıl bilinçle doldurulduğunu düşündüm hep.

Mehmet Ali Birand benim için sadece seçkin, çalışkan ve 1980'lerde Milliyet'te birlikte çalıştığımız başarılı bir meslektaş değil. O ailemin bir üyesi konumunda ve duygu cömertliği hiç eksik olmayan bir arkadaşım... Ya bir SMS'le ya da telefon ederek bir yazım hakkında beğenisini iletmeyi yıllardır hiç eksik etmedi. Birand benim yıllardır komşum da... O Brüksel'den İstanbul'a taşınırken 1989'da birlikte Kavacık'taki evlerimize yerleştik.

Komşum ve arkadaşım

Bir hafta sonu Mehmet Ali'nin bahçe kapısından "Ben geldim" diye seslenmesi, yıllardır alıştığım bir ritüel oldu. Bodrum'da da kıyı komşusuyuz.

Gündoğan'daki iskelede karşılamak için kim bilir kaç kez onun ve Cemre'nin tekneleriyle gelmelerini beklemişimdir.

En son hafta sonu kayınbiraderim Can Paker'in evinde bir grup dostla birlikte, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun anlattıklarını dinlemek için toplanmıştık.

Çok yorgundu

Yılbaşı tatilinde yaptığı Amerika kıtasına uzanan yolculuktan yeni dönmüştü... Yorgundu... Ama geç vakitlere kadar Davutoğlu'nun yanındaki sandalyeden kalkmadı. "İmralı Süreci"nin tasarlanmış bir takvimi olup olmadığını anlamak için sordu, durdu... Evine dönerken "İlaç vaktimi kaçırdım" diye yakınıyordu. Birand'ın haberciliği, televizyonculuğu ve gerçekten araştırmacı gazeteciliği üzerinde sayfalarca yazılabilir. Ortak Pazar'dan Avrupa Birliği'ne geçiş sürecinde Türkiye'yi ilgilendiren her gelişmeyi haberleştirdi, bunun kitabını yaptı.

Kürt Sorunu'na ilişkin gelişmeleri, okurlarına tüm gerçekleri yansıtmaya çalıştığı için andıçlara da hedef oldu, suikastçıların hedef listelerine de girdi. Kanal D haberlerini kitlelere sevdirdi, izletti...

Şiirler ve şarkılarla

Bu yazıyı yazarken hem Mehmet Ali Birand'ın sağlığı için dua ediyordum, hem de bir şiire ve bir şarkıya sığınarak, çaresizlikten kaçmaya çalışıyordum. Şiir Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Ölümden Sonrası"ydı... "Öldük, ölümden bir şeyler umarak./ Bir büyük boşlukta bozuldu büyü./ Nasıl hatırlamazsın o türküyü,/ Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,/ Alıştığımız bir şeydi yaşamak.../ Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;/ Yok bizi arayan, soran kimsemiz./ Öylesine karanlık ki gecemiz,/ Ha olmuş ha olmamış penceremiz;/ Akarsuda aksimizden eser yok."

Eski dostlar

Şarkı da güftesi Hayri Mumcu'nun ve Rast makamındaki bestesi Gültekin Çeki'nin olan "Eski Dostlar"dı... "Unutulmuş birer birer/ Eski dostlar eski dostlar/ Ne bir selam ne bir haber/ Eski dostlar eski dostlar/ Hayâl meyâl düşler gibi/ Uçup giden kuşlar gibi/ Yosun tutmuş taşlar gibi/ Eski dostlar eski dostlar/ Unutulmuş isimlerde/ Bilinmez ki nasıl nerde/ Şimdi yalnız resimlerde/ Eski dostlar eski dostlar"...

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.



Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.