banner
banner
banner

2014 Eğitim Değerlendirme Raporu yayınlandı




Türk Eğitim Derneği’nin düşünce kuruluşu olan TEDMEM 2014 Eğitim Değerlendirme Raporu yayınlandı. 2014 Eğitim Değerlendirme Raporunda, okul öncesi eğitimden ortaöğretime kadar eğitim sisteminde uygulamaya konulan ve uygulamaya konulması planlanan politikaların 10 başlık altında değerlendirildiği bildirildi.

Başlıkları oluşturan konular;

Yönetişim ve Finansman, Kalite Arttırmaya Yönelik Politikalar, Öğretmen Eğitimi ve Mesleki Süreç, Uluslararası Alanda Türkiye, Temel Eğitim, Ortaöğretim, Mesleki ve Teknik Eğitim, Özel Eğitim, Öğrenci Yönlendirme Sistemleri ve Özel Öğretim olarak sıralanıyor. TEDMEM’den yapılan yazılı açıklamada, raporun Türkiye’nin acil eğitim sorunlarına yapıcı bir yaklaşımla, yenilikçi çözümler geliştirmek ve bu kapsamda, olumlu bir etkileşim ortamı oluşturmak için her yıl eğitimdeki belli başlı uygulama ve tartışma konularını değerlendirerek öneriler sunmak için “Eğitim Değerlendirme Raporları” serisinin yayımlamaya başlandığı belirtildi.

2014’e dair raporda yer alan eğitim sistemi konulu başlıca değerlendirme ve önerilerden bazıları şunlar:

•             Milli Eğitim Bakanlığı sorun tespitlerini ve öncelik alanlarını belirlemekte sorun çözmekten daha etkin hareket etmektedir; ancak sorunu ortadan kaldıracak yöntemlerin doğru uygulanabilme şansı çoğunlukla elde edilememektedir.

•             Hemen hemen her Bakan değiştiğinde veya eğitim yılı başlarken, reform tartışmalarının gündeme gelmesi, eğitim paydaşlarının motivasyonlarını olumsuz etkilemektedir.

•             Çoktan seçmeli ve merkezi sınavlara dayalı okul geçiş sisteminin bir sonucu olarak açılan dershaneler, varlıklarını onlarca yıldır bu ihtiyacın yansımalarına bağlı kalarak sürdürmektedir. Son yıllarda eğitim reformu olarak nitelendirilen düzenlemelerin çoğunun sınavlarla ilgili olduğu ve daha çok sınavın şeklinin değiştirilmesi ile sınırlı kaldığı görülmektedir.

•             Dershanelerin kapatılması süreci; ön hazırlığı olmaksızın, pilot çalışmalar yapılmaksızın, eğitim kurumları arasında müfredat, kalite ve nitelik denkliği sağlamaksızın yürütülürse eğitim sisteminin yeni sorunları ortaya çıkacaktır. Dershanelerin dönüşümünde ilk olarak, dönüşüm ihtiyacını gündeme getiren sorunlara odaklanmak gerekmektedir. Sorunlar ise, dershanelerin varlığıyla değil, dershanelerin varlığını devam ettiren sistemle ilgilidir. Tartışmaların gözden kaçan en önemli paydaşı bu sefer de eğitimin “nesnesi” gibi görülen öğrenciler olmuştur. Çünkü dershane çalışanlarının ne olacağından, yatırım altyapılarından, kurumların uğrayacağı mağduriyetlerden uzun uzun bahsedilirken, öğrenciler ve onları bu yarışa iten nedenlerden yeterince bahsedilmemektedir.

•             Yeni düzenlemeler ile Talim Terbiye Kuruluna ilişkin hükümlerin gerekçeleri göz önüne alındığında, TTKB’yi işlevsizleştirme amacı güdüldüğü söylenebilir.

•             Okul müdürünün atamalarına yönelik yapılan düzenlemelerde, etik-hukuk paradoksu bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Yöneticilere ilişkin yeni görevlendirme süreçleri yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda atılması gereken ilk adım eğitim yöneticisinden beklenen niteliklerin ortaya konulmasıdır.

•             Gerek amaçları gerek yapılan mali yatırım açısından FATİH Projesine yönelik beklentiler ve bir o kadar da endişeler oldukça yüksektir.  Niteliği artırmada ön koşul olan öğretmen eğitimi ve e-içeriklere olan ihtiyaca yeterince cevap verilememiştir.  Çok fazla sayıda eksiği ve olumsuzluğu içeren bu projenin de diğer projeler gibi boşa gitmemesi için, her aşamada etki analizi yapılmalı ve süre içindeki öğrenci ve tüm iş görenler için bir ödül mekanizması geliştirilmelidir.

•             Öğretmenlerin rotasyonuna yönelik, kaç yıldır aynı okulda çalışan öğretmenlerin rotasyona tabi tutulacağına yönelik (8 ya da 12 yıl) tartışmalarda bu yıllara yönelik sosyolojik durum, iş verimi veya tükenmişlik gibi öğretmene veya okul niteliğine yönelik bir çalışma yapılmamıştır. Tartışmanın süreç odaklı yapılmasında yarar vardır.

TEDMEM 2014 EĞİTİM DEĞERLENDİRME RAPORU

2014 Eğitim Değerlendirme Raporunda, okul öncesi eğitimden ortaöğretime kadar eğitim sistemimizde uygulamaya konulan ve uygulamaya konulması planlanan politikalar 10 başlık altında derlenmiştir. Her başlık altında ele alınan konulara ilişkin özet değerlendirmeler ise aşağıda sunulmuştur.

1.YÖNETİŞİM VE FİNANSMAN

-              Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve KHK'larda Değişiklik Yapan 6528 Sayılı Kanun ile Yapılan Yeni Düzenlemeler, yurtdışına gönderilecek öğrencilerin sözlü sınavına ilişkin düzenlemelerde tabi olunan değerlendirme kriterlerinin bilimselliği ve objektifliği tartışmalıdır. Ayrıca sözlü sınavlarda sesli ve görüntülü kayıt alınmaması bir eksikliktir.

-              Aynı sayılı kanunda yer alan Talim Terbiye Kuruluna ilişkin hükümlerin gerekçeleri göz önüne alındığında, TTKB’yi işlevsizleştirme amacı güdüldüğü söylenebilir. TTKB bazı stratejik konularda ortak aklın, vicdanın ve sağduyunun daha iyi çalışması için siyaset kurumunun elinde bir emniyet supabı sayılmalı ve çağın ihtiyaçlarına göre düzenlenmelidir. Ancak yasanın çizdiği çerçeve TTKB için öngörülen görevleri, genel müdürlükler ve görüş alınmak suretiyle üniversiteler tarafından ifa edilebilir niteliğe indirgemektedir.

-              Okul müdürlüğü, Türk eğitim sisteminin yapılandırılmaya başlamasından itibaren sistem içerisindeki en önemli parçalardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Okulların işlevselliği, ulusal eğitim politikaları ne olursa olsun, okul müdürlerinin yönetim becerilerine ve eğitim felsefelerine bağlı olarak evrilmektedir. Ancak okul müdürü görevlendirilmelerine ilişkin düzenlemeler, etik-hukuk paradoksunu bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.

-              İl Eğitim Denetmenleri ile Bakanlık Denetçileri “Maarif Müfettişi” unvanı altında birleştirilmiş ve tamamı Rehberlik ve Denetim Başkanlığına bağlanmıştır. Bu bağlamda aynı işi yapacak olan unvana sahip kişilerin farklı özlük haklarına sahip olması; ‘’eşit işe eşit ücret’’ uygulamasını açısından bakıldığında hakkaniyet ilkesine ve Anayasanın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine de aykırılık teşkil etmektedir. Bu durum, iki grup arasındaki çalışma barışının sağlanmasını da mümkün kılmayacaktır.

-              Türkiye’de tüm eğitim yöneticilerinin idealize edilen niteliklere sahip oldukları söylenerek, eğitim yöneticilerinin rotasyonu süreci devreye sokulmuştur. Böylece nitelikli eğitim yöneticisinden diğer okulların da yararlanmasının önünü açmak ve nitelikli olmadığı düşünülen eğitim yöneticisinin ise, yöneticiliğine son vermek hedeflenmektedir. Bu beklenti haklı görülse de, izlenen yolun doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Yöneticilere ilişkin yeni görevlendirme süreçleri yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda atılması gereken ilk adım eğitim yöneticisinden beklenen niteliklerin ortaya konulmasıdır. İzlenen süreçte yalnız sınav ile yönetici görevlendirmek ne kadar yanlışsa objektif olmayan kriterlere göre mülakatla yönetici görevlendirmekte o kadar yanlıştır. Bazı illerde okullarında yüksek puan alan müdür adaylarının İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine 1-2 ay önce atanmış, okulların ve müdürlerin performanslarını yeterince tanımayan şube müdürleri tarafından mülakata tabi tutularak değerlendirilmeye alınması, bu problemlerin göstergesi niteliğindedir.

2.KALİTE ARTTIRMAYA YÖNELİK POLİTİKALAR

-              FATİH Projesinin önemli özelliklerinden bir tanesi; Türkiye’de ve dünyada eğitimde bilgisayarın kullanım alanının en geniş tutulduğu proje olmasıdır. Bu kapsamda ele alındığında, gerek amaçları gerek yapılan mali yatırım açısından projeye yönelik beklentiler ve bir o kadar da endişeler oldukça yüksektir.  Türkiye’de bilgisayar temelli eğitimin yaygınlaştırılması amacıyla yürütülen önceki projelerde olduğu gibi, FATİH Projesinde de yatırımın büyük bir oranı alt yapı ile donanıma ayrılmıştır. Niteliği artırmada ön koşul olan öğretmen eğitimi ve e-içeriklere olan ihtiyacına önem atfedilmediğinden bu ihtiyaca yeterince cevap verilememiştir.  Tüm bunların ötesinde projenin etkililiğinin bağımsız gözlemcilerce değerlendirilmesi, gelişime ihtiyaç duyulan alanların tespit edilmesi elzemdir. Çok fazla sayıda eksiği ve olumsuzluğu içeren bu projenin de diğer projeler gibi boşa gitmemesi için, her aşamada etki analizi yapılmalı ve süre içindeki öğrenci ve tüm iş görenler için bir ödül mekanizması geliştirilmelidir.

-              Şura kavramının ve yönteminin niteliği ve etkililiğinin gözden geçirilmesinde yarar vardır. Milli Eğitim Şurası yapılması planlanan işlemler açısından anlamlıdır ancak, bir yöntem olarak miadını doldurmuştur. Bunun yerine çağdaş yönetişim seçeneklerinin ve pratik stratejilerin farklı katmanlarda uygulamaya sokulacağı kapsamlı bir yöntemin benimsenmesi düşünülmelidir.

3.ÖĞRETMEN EĞİTİMİ VE MESLEKİ SÜREÇ

-              6528 Sayılı Kanun’da öğretmenlerle ilgili düzenlemelerin gerekçesi olarak, ülkemizin nitelikli bir öğretmen kadrosuna sahip olması gösterilmektedir. Fakat tasarıda ifade edilen öğretmen seçme ve atama süreci ile öğretmen adaylarının aldığı eğitimin niteliği ve edindikleri beceriler arasında herhangi bir ilişki bulunmamaktadır. Başka bir deyişle, öğretmenlerin nasıl atandığıyla tasarıda ifade edilen nitelikli bir öğretmen kadrosuna sahip olma arasında nedensel bir bağlantı söz konusu değildir. Bu ilişkilendirmelerin yeniden bütüncül olarak ele alınmasında yarar vardır.

-              Aday öğretmenlerin bir yıl boyunca aldıkları eğitimlerin verimli olmadığı bilinmektedir. Ancak bu uygulamanın verimsiz olması, ihtiyaç duyulmadığı anlamına gelmemelidir. Bu sebeple, aday öğretmenlerin aldıkları eğitimlerin kaldırılması soruna çözüm olamayacaktır. Sorunu çözmek adına atılması gereken adım, bu eğitimlerin niteliğinin yeni pedagoji ilkeleri çerçevesinde artırılmasıdır.

-              2012 yılında Okul Öncesi Öğretmenliği, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, Özel Eğitim Bölümü öğretmenlikleri, Okul öncesi öğretmenliği, İlköğretim Din kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği ikinci öğretim programları hariç Eğitim Fakülteleri bünyesinde açılan tüm II. öğretim bölümlerinin kapatılmasına ve kapatılan alanlarda yeni ikinci öğretim programlarının açılmamasına karar verilmişti. İki yıl önce MEB öğretmen ihtiyaçları ve verilen eğitimin niteliği kaygılarından dolayı alınan bu kararın, aynı kurum ve hatta aynı yönetim tarafından iki yıl sonra paydaş ve uygulama olanakları genişletilerek önünün açılmasına makul bir gerekçe sunulmamıştır. Öğretmen eğitiminde teorik derslerden çok uygulama ağırlıklı derslere ağırlık verilmesinin artık bir zorunluluk olduğu farklı kurumlarca çeşitli platformlarda da vurgulanmaktadır. Bu vurguya rağmen tümüyle uzaktan eğitim gibi seçeneklerle öğretmen eğitiminin yapılması gibi uygulamalardan vazgeçilmelidir.

-              Öğretmen atamalarının yoğunlaştırıldığı 2014 yılında öğretmen atamaları farklı açılardan değerlendirilmelidir. Bu noktada 2011-2013 yılları arasında yürütülen İKOP’tan bahsetmekte yarar görülmektedir. YÖK ve öğretmen yetiştiren fakültelerin bilgiye dayalı planlama ve yönetim imkânına kavuşması için önemli bilgiler sunan projede, öğretmen arz ve talebinin belirlenmesinde etkili olan faktörler incelenmiştir. Bu bağlamda, okul çağı nüfusunda meydana gelen değişimler dikkate alınarak 2012-2023 yılları arası il, şehir, köy ve cinsiyet ayrımı hususunda belli yaşlarda okul çağı nüfus projeksiyonu hesaplanmıştır. Projenin Mayıs 2013’te paylaşılan bulgularına göre Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmen ihtiyacı 127.000 olarak ifade edilirken, bu sayının 140.000’e ulaşacağı tahmin edilmiştir. Söz konusu tarih itibariyle atama bekleyen öğretmen adayının 296.500 civarında olduğuna dikkat çekilirken, hâlihazırda öğretmenlik eğitimi alan öğrenci sayısının da 744.000 olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Atama bekleyen öğretmen sayısında kontrol edilemeyen bu artışa rağmen, bu kadar çok eğitim fakültesinden binlerce kişiye formasyon verilmesini hayat boyu öğrenme kapsamında değerlendirmek makul değildir.

-              Bütün özel eğitim alanlarının paydaş kabul edilmesi "özel” olmaktan uzak bir "genelleşmedir”. Her biri ayrı uzmanlık dalı gerektiren engel durumları üzerinden böyle bir birleşmeye gidilmesinin sonuçlarının olumlu olmasını beklemek haksızlık olacaktır. MEB ve YÖK tarafından alınan bu kararlar ve olası sonuçları hassasiyetle incelenmelidir.

-              Öğretmen niteliğinin arttırılması çalışmalarında yalnızca hizmet öncesi ve hizmet-içi eğitimlere yönelmek niteliğin artmasını sağlamayacaktır. Çünkü öğretmen niteliği pek çok değişkenden etkilenmektedir. Ancak bu yorum hizmet-içi eğitimlerin öğretmen niteliğindeki öneminin yok sayılması anlamına gelmemektedir. Öncelikle hizmet-içi eğitimlerin planlanması nitelikli bir eğitim için elzemdir ve MEB’in bu konuda gerek ihtiyaç analizi yapılması gerek eğitimleri yer, zaman, eğitim verecek ve alacak kişiler noktasında planlaması olumludur. Yine de bu eğitimler planlama sürecinden gerçekleşme sürecine ve sonrasındaki etkisine kadar birçok açıdan değerlendirilmeli; gerçekleştirilen hizmet-içi eğitimlerin verimliliği tartışmalıdır. Düzenlenen bir hizmet-içi eğitim kursunun başarısının en önemli göstergesi öğrencilerin başarısındaki olumlu değişmedir. Bundan dolayı, hizmet-içi eğitim ve öğrenci başarısı arasındaki ilişkiyi inceleyen deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır.

-              Öğretmenlerin rotasyonuna yönelik, kaç yıldır aynı okulda çalışan öğretmenlerin rotasyona tabi tutulacağına yönelik (8 ya da 12 yıl) tartışmalarda bu yıllara yönelik sosyolojik durum, iş verimi veya tükenmişlik gibi öğretmene ve/ya okul niteliğine yönelik bir çalışma yapılmamıştır. Tartışmanın süreç odaklı yapılmasında yarar vardır.

4.ULUSLARARASI ALANDA TÜRKİYE

-              OECD tarafından ya da diğer kurum ve kuruluşlarca hazırlanan uluslararası araştırmalarda olduğu gibi Bir Bakışta Eğitim: 2014 raporunda da Türkiye’nin hemen hemen eğitimle ilgili her alanda diğer ülkelerden oldukça farklı bir tablo çizdiği görülmektedir. Bu sonuçlar detaylı değerlendirildiğinde, Türkiye’nin genel itibari ile yıllar içinde olumlu bir seyir izlediği sonucuna varılsa da, bu değişimin geçmiş yıllardaki ortalama değişim hızından farkı ile diğer ülkelerde gözlenen iyileşmelere oranı karşılaştırmalı incelendiğinde daha ciddi uygulanacak orta ve uzun vadeli politikalara ihtiyaç olduğu açıktır.

5.TEMEL EĞİTİM

-              Okul öncesi ve ilköğretim yönetmeliklerinin birleştirilmiş olması yeni yönetmelikteki en önemli değişiklik olup olumlu bir adım olarak değerlendirilmektedir.

-              Okul öncesinde sınıf mevcudunun en fazla 20 çocuk ile sınırlandırılması eğitimin niteliğini arttıracak bir uygulamadır. Bu durumun pratiğe nasıl yansıyacağı izlenmelidir.

-              Ders ve teneffüs saatlerin yapılan düzenlemeler incelendiğinde, teneffüs sürelerinin 4+4+4 olarak bilinen 6287 sayılı yasanın uygulanması ile 5 dakikaya düşürülmesinden vazgeçildiği ve yeniden 10 dakikaya çıkarıldığı görülmüştür. 5 dakikalık teneffüslerden vazgeçilmiş olması eğitimsel açıdan rahatlatıcıdır.

-              Okul güvenliğinin sağlanması amacıyla öğretmenler tarafından ifa edilen nöbet uygulaması sağlıklı bir uygulama değilken, nöbet saatlerinin uzatılmış olması konuyu iyice karmaşıklaştırmıştır. Okul güvenliğinin nöbet uygulaması ile sağlanamayacağı aşikârdır. 19. Milli Eğitim Şûrasının da ana gündem konularından biri olan okul güvenliği, eğitim sistemimizde fiziksel güvenlik ve asayiş kavramı çerçevesinde negatif, kişi koruma odaklı güvenlik anlayışı ile işlemektedir. Günümüzde ise okul güvenliği olumlu ve pozitif bir güven anlayışının hâkim olduğu iyi olma hali ve fiziksel güvenlik kavramlarını da kapsayıcı bir yapıda ele alınmaktadır.

-              Yürürlüğe giren yeni yönetmelik düzenlemesinde en çok dikkati çeken ve kamuoyunda tartışılan konu disiplin cezalarına yönelik yapılan düzenlemedir. Temel eğitimde örgün eğitimden uzaklaştırmak gibi bir imkân olmadığı için olumsuz davranış gösteren öğrencilerin son aşamada okullarının değiştirilmesi, öğrencilerle ilgili sorunu çözemeyeceği gibi yaratılacak tahribat nedeni ile olumsuz davranışları tetikleyecektir. Bu noktada alınması gereken önlem, çocuğun hayatında etkili olan tüm paydaşların alması gereken önlemlerin bir ekosistem anlayışı içinde psiko-sosyo-pedagojik olarak değerlendirilmesi ve gereken desteğin eylem planına dökülmesidir.

-              Gerek öğretim programlarının içeriklerinde gerekse de haftalık ders çizelgelerinde birkaç yıllık aralıklarla hatta zaman zaman aynı yıl içinde değişiklikler yapılması program ve haftalık ders saati ağırlığı hazırlanırken ayrıntılı düşünülmediğini göstermektedir. Ders çizelgelerinde yapılan değişiklikle öğrenme kalitesinin iyileşmesi arasındaki ilişki oldukça düşüktür ve konuyla ilgili değişiklikler bir amaç değil araçtır.

-              Öğretim programlarına ve haftalık ders saatlerine yönelik yapılan değişiklikler ve düzenlemeler, genel bir çerçevede de değerlendirilmelidir. Öncelikle öğretim programları boyutunu ele aldığımızda, eğitim sistemimizden ne beklediğimiz, nasıl bir insan ve toplum modeli hedeflediğimiz sorularına verilecek yanıtlar programların omurgasını oluşturacaktır. Her ne kadar öğretim programlarının ortak bir yapıda kurgulanmasına yönelik çabalar olsa da; programların ortaklaştırılamamasının altında yatan temel sorun, bu sorulara net cevaplar verilemiyor oluşudur. Gerek bu soruların yanıtsız kalması, gerek programlarda vizyon, misyon, amaç ve hedeflerin moda kavramlarla tanımlanıyor olması sürecin mekanik işlemesine ve bir sistem niteliği kazanamamasına yol açmaktadır.

6.ORTAÖĞRETİM

-              07.09.2014 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği”nin geneline bakıldığında, öncesinde üç ayrı yönetmelik ile uygulamada olan konuların tek bir yönetmelikte bir araya getirilmesi birçok açıdan uygulayıcılara kolaylık sağladığından olumlu bir adım olarak değerlendirilmektedir.

-              Yönetmelikte en yoğun değişikliğin yapıldığı alan ise TEOG uygulamalarına ve TEOG sonrası yerleştirmelere yöneliktir. Bu kapsamda Bakanlık tarafından yapılan ilk yerleştirmeler sonrasında, farklı gerekçelerle okullarından memnun olmayan öğrencilerin okullarını değiştirmeleri için yoğun nakil süreçlerinin önünün açılması, Bakanlık çalışmalarını önceki senelere kıyasla rahatlatmış olsa da, okulların ve velilerin üzerine fazlasıyla yük getirmiştir. Nakil sürecindeki uygulamalara yönelik tartışmalara sebebiyet veren bir diğer konu ise, nakillerde okulların taban puan şartı aramamasıdır. MEB’in konuyu merkez teşkilatında alınması gereken bir uzmanlık kararı olarak değil, sahadaki tecrübeli insanlara danışılması gereken bir mesele olarak ele alınmasında yarar vardır. Aksi halde, çok basit uygulama konularında bile MEB gereksiz yere ciddi yaralar almaya devam edecektir.

7.MESLEKİ ve TEKNİK EĞİTİM

-              Son yıllarda Türkiye‘de hissedilen neoliberal ekonomi politikaları, etkisini gün geçtikçe eğitim alanında da göstermektedir. Ancak dünyanın en önemli 10 ekonomisine girmek gibi bir hedefi olan Türkiye’nin, hala mesleki eğitime yönelik kararlı politikaları bulunmamakta ve dönüşümü başlatabilecek stratejileri pratiğe yansıtamamaktadır. Mesleki eğitimi oransal olarak artırmaktan vazgeçip daha az ve daha nitelikli eğitimi hedeflemek önemlidir. Diğer yandan, konu MEB’in meselesi olmaktan ziyade ekonomi, imalat sanayi vb. sektörlerin sorunu olduğu için bir ekosistem içinde ele alınmalıdır.

8.ÖZEL EĞİTİM

-              Özel eğitime ihtiyaç duyan üstün yetenekli öğrencilere yönelik en yeni test 1979’da geliştirilen WISC-R’dır. Bu nedenle Kaufman ve Woodcock-Johnson III Test Bataryasının sisteme dâhil edilmesi birden fazla ölçüm için ve tanı doğrulama işlemleri için bir ihtiyacın giderilmesini sağlayacaktır.

-              Dünyada olduğu gibi ülkemizde de özel eğitime ihtiyaç duyan öğrencilere yönelik MEB'in daha köklü düzenleme ve iyileştirmelere gitmesine ihtiyaç duyulduğu göz ardı edilmemelidir.

9.ÖĞRENCİ YÖNLENDİRME SİSTEMLERİ

-              Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş modelinin eski sistemden ve eski sistemin mantığından farklılaştığını söylemek mümkün görünmemektedir. Milli Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı‘nın yapılan değişikliklerin birer ‘güncelleme’ olduğunu özellikle vurgulamasının altında yatan temel sebep de budur. Bu noktada sorulacak temel sorular; bu güncellemelerin neye dayanarak oluşturulduğu, nasıl bir fark yaratacağı ve nasıl bir fayda sağlayacağıdır.

-              TEOG’un tanıtımında en çok üzerinde durulan konu, yapılan güncellemelerde eğitim paydaşlarının görüş, eleştiri ve değerlendirmelerine ağırlıklı olarak yer verildiği; çalıştay ve çeşitli toplantıların katkıları ise özellikle belirtilmiştir. Fakat bu toplantılarda belirtilen görüşlerin dikkate alınmıyor olması “yapılmış olsun” imajını güçlendirmektedir.

-              Çocukların kendi okullarında sınavlara girmesi, modelin sınav stresini azaltabileceği düşünüldüğünde yapıcı bir durum olarak değerlendirilebilir.  Ancak öğrencilerin Seviye Belirleme Sınavlarında olduğu gibi tek sınava atfettiği önem ve bu sınavın neden olduğu stres farklı bir isim ve yapı altında da olsa varlığını korumaktadır. Bu arada öğretmenlere “siz not vermeyi beceremiyorsunuz, o nedenle merkezi uygulama yapıyoruz” mesajının verilmesi doğru değildir.

-              Ortak sınav uygulamasına (TEOG) yönelik problemlerden biri de, eş zamanlı müfredatın temin edilmeyecek oluşudur. Konu ile ilgili sorulara karşılık olarak, ortak sınav uygulaması ile müfredatın dengeli gitmesi için disiplinin ve Bakanlıkça denetimin artırılacağı vurgulanmıştır. Yapılan bu açıklama kaygının anlaşılmadığını göstermekte ve söylemlerdeki ifadelerin aksine, tek düze bir eğitim sisteminin desteklendiği görülmektedir.

-              Orta vadeli planlar arasında, sınavlarda açık uçlu sorulara da yer verileceği ifade edilmiştir.  Ancak açık uçlu soruların sağlayacağı katkıya ve Bakanlığın altyapısının uygunluğuna dair soru işaretleri bulunmaktadır. Bu soru işaretlerinin giderilmesi için pilot çalışma yapılması ve fizibilite raporu hazırlanması yararlı olabilir.

-              TEOG yerleştirme sonuçları üzerinden yaşanan tartışmalar, aslında MEB’in aldığı birçok karar üzerinden yapılan tartışmalarla önemli ölçüde benzerlik göstermektedir. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde özellikle son yıllarda sorunların sayısındaki hızlı artış ile büyük bir karmaşa yaşanmaktadır. TEOG yerleştirme tercihleri de bunlardan sadece birisidir. MEB bu rahatsızlıkların farkında olmakla birlikte, kamuoyundaki oluşan algıyı ortadan kaldırmak adına son birkaç yıldır yoğun bir çalışma içindedir. Milli Eğitim Bakanlığı sorun tespitlerini ve öncelik alanlarını belirlemekte sorun çözmekten daha etkin hareket etmektedir; ancak sorunu ortadan kaldıracak yöntemlerin doğru uygulanabilme şansı çoğunlukla elde edilememektedir.

-              2014 yılında ortaöğretimden yükseköğretime geçiş sürecinde kamuoyunda sıkça tartışılan konu yerleştirme süreci ve nakillerdir. Bakanlık tercih aşamasının ilk basamağında özel okula gidecek öğrencilerin tercih sürecine katılmayacağını varsaymıştır, ancak süreçte özel okula gitme ihtimali yüksek olan ve şansını puanla öğrenci alan bir okulda değerlendirmek isteyen öğrenciler de sisteme dahil olmuştur. Özel okula gidecek olan öğrencilerin sistemde tıkanmaya neden olmalarındaki diğer bir sorun da nakillerin ilk haftası bu öğrencilerin nakillerinin özel okullara kaydırılamamış olmasıdır.

10.ÖZEL ÖĞRETİM

-              2007 yılında Bakanlık tarafından yenilenen 5580 sayılı özel eğitim kurumları kanunundan bugüne kadar, eğitim tarihi için kısa sayılacak bir süre geçmemesine rağmen, yeni tartışmaların başlaması, eğitim reformlarının sistematik uğraşların sonucu açığa çıktığı yönündeki inandırıcılığı azaltmaktadır. Hemen hemen her bakan değiştiğinde veya eğitim yılı başlarken, reform tartışmalarının gündeme gelmesi, eğitim paydaşlarının motivasyonlarını olumsuz etkilemektedir.

-              Dershanelerin kapatılması süreci ön hazırlığı olmaksızın, pilot çalışmalar yapılmaksızın, eğitim kurumları arasında müfredat, kalite ve nitelik denkliği sağlamaksızın yürütülürse eğitim sisteminin yeni sorunları ortaya çıkacaktır. Dershanelerin dönüşümünde ilk olarak dönüşüm ihtiyacını gündeme getiren sorunlara odaklanmak gerekmektedir.  İfade edilen sorunlar ise, dershanelerin varlığıyla değil, dershanelerin varlığını devam ettiren sistemle ilgilidir.

-              Tartışmaların gözden kaçan en önemli paydaşı bu sefer de eğitimin “nesnesi” gibi görülen öğrenciler olmuştur. Çünkü dershanelerin teşebbüs gücünden, çalışanlarının ne olacağından, yatırım alt yapılarından, kurumların uğrayacağı mağduriyetlerden uzun uzun bahsedilirken, öğrenciler ve onları bu yarışa iten nedenlerden yeterince bahsedilmemektedir. Kamuoyunda tartışılan konunun odağında “öğrenci” olması gerekirken, öğrenci dışında, sayılamayacak kadar çok unsur ele alınmakta ve bu nedenle tartışmalardaki nedensellik analizleri yapılan yanlışları ortaya çıkmaktadır.

-              Çoktan seçmeli ve merkezi sınavlara dayalı okul geçiş sisteminin bir sonucu olarak açılan dershaneler, varlıklarını onlarca yıldır bu ihtiyacın yansımalarına bağlı kalarak sürdürmektedir. Son yıllarda eğitim reformu olarak nitelendirilen düzenlemelerin çoğunun sınavlarla ilgili olduğu ve daha çok sınavın şeklinin değiştirilmesi ile sınırlı kaldığı görülmektedir.

-              Dershaneden dönüşecek kurumları teşvik etmek ve öğrencileri yeni kurulacak bu eğitim öğretim kurumlarına yönlendirebilmek amacıyla, devlet okullarından özel okullara geçecek öğrencilere eğitim öğretim desteği verilmesi planlanmıştır. Sosyal adalet konusunda tekrar düşünülmesi gereken bu konu, eğitim öğretim desteklerinin imkânlarla ters orantılı olarak verilmesidir. Bu noktada oluşan çelişkinin temeli, sosyo-ekonomik olarak imkânları geniş ailelerin çocuklarını zaten özel okullara göndermesidir. Bilindiği üzere sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olan öğrencilerin, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan öğrencilere göre akademik başarıları daha yüksektir. Dolayısıyla bu okulların yüksek katma değer yaratması daha muhtemeldir; bu durumda okullar arasındaki nitelik farkı daha da açılacak ve sistem içerisindeki denge kaybedilecektir.

-              Özel öğretim kurumundaki öğretmenlerin özlük hakları ve atamaları ile ilgili olarak en çok dikkat çeken nokta, yeni kanun ile 657 sayılı kanun arasındaki çelişkidir. 657 sayılı kanuna rağmen “KPSS şartı aranmaksızın” hükmünün konması, iki kanun arasında uyuşmazlık yaratmaktadır. Ayrıca dershanelerde çalışmayan ve KPSS yoluyla atama bekleyen öğretmen adaylarının konuyu yargıya taşımaları muhtemeldir. Konu Anayasa Mahkemesine veya uluslararası hukuka taşınacağından, eğitim öğretim ortamının davalarla ve çatışmalarla meşgul edilmesi gibi bir sonucun doğması beklenebilir. Ayrıca dershaneden gelen öğretmenlerle, KPSS kanalıyla atama bekleyen öğretmenlerin atama esnasında nasıl bir sıralamayla seçilecekleri kesin değildir. Atama bekleyen 200 binden fazla öğretmenin olduğu bir ortamda dershanelerden Milli Eğitim Bakanlığına bağlı kurumlara geçecek öğretmenlerin hangi statüde ve hangi koşullarda çalıştırılacağı netleştirilmelidir.

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.



Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.