banner
banner
banner

Bir bakışta eğitimde son on yıl




Eğitim sistemimiz ele alınırken finansman, erişim, eri¬şilen hizmetin kalitesi, sınav baskısı, öğretmen niteliği, iller ve okullar arası farklılıklar, dershane sistemi, mesleki eğitimin genel eğitim içindeki oranı gibi konular sorunların kaynağı olarak gösterilmekte ve derslik sayısı, kadro sayısı, bilgisayar sayısı, ders ve sınav sayısı gibi istatistiki verilerle tanımlanan bir yaklaşım sergilenmektedir. Bu yaklaşım kısmen doğru olsa da, mevcut durum değerlendirilmesinde ve sorunların çözüme ulaşmasında yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla, uygulamada beklenilen kaliteli çıktıları beraberinde getirmeyen bir sistemle eğitimin tıkandığını görüyoruz.

Eğitim sistemimizin tüm önceki on yıllarda olduğu gibi son on yılda da en temel özelliği iyi niyetle kaleme alınan yol haritaları, projeler ya da programların uygulamada yerini bulmaması, değişim yapılırken uygulanabilir olana değil, ideal olana yönelme eğiliminin olmasıdır. Ülkemizdeki ekonomik durum, hiz¬met ve sanayi sektörlerinin istihdam kapasitesi, toplumsal talep, kültürel değişim gibi parametrelerin de göz önünde bulundurulduğu bir bü¬tünsel ve gerçekçi dönüşüm planı, özellikle bir zihniyet dönüşümü ne yazık ki, bir türlü gerçekleştirilememektedir. Kök ve birincil sorunlara odaklanmak yerine, ortaya çıkan akut sorunlara kısmi ya da ani değişikliklerle tepki verilmekte, bu da yeni sorunlar yaratmaktadır. O halde, temel sorun politika yapıcıların gelişim ve dönüşüm isteği ile değişiklikleri kararlılıkla uygulama yetersizliği arasında çok büyük bir uyumsuzluk bulunmasıdır. Kaybedilen zaman, ekonomik boyutu ve beşeri sermayenin büyüklüğü şu anki haliyle eğitimin aslında ülkemize ne kadar pahalıya mal olduğunun en açık göstergesidir.

Birkaç çarpıcı örnek eğitimin içinde bulunduğu çıkmaz sarmalı daha net ortaya koyacaktır. Öğretmen niteliğiyle ilgili çok ciddi sorunlarımız her fırsatta çeşitli platformlarda belirleniyor. MEB bütçesinde öğretmen eğitimi için kişi başına ancak on altı lira ayrılabiliyor. Dokuz lirası yolluklara gidiyor. Öğretmen eğitimi bu kalan parayla yapılamıyor. Çözüm nerede aranıyor? Nitelikli öğretmenlere ihtiyaç varken, akıllı tahtalar kuruluyor.

 4+4+4 sistemine geçiliyor. Sonuç ne oluyor? Türk Eğitim Derneği Düşünce Kuruluşu tedmem tarafından hazırlanan Türkiye Eğitim Atlası’ndaki verilere göre 4+4+4’ten sonra tam gün eğitim veren okul sayısı düşüyor. İkili eğitim veren ilk ve ortaokulların sayısı artıyor. Yani, kalite azalıyor.

Öğrenen merkezli ve çıktıya dayalı yeni eğitim yaklaşımları uygulamaya konuyor. Toplam kaliteye nasıl yansıyor? Öğretmenler tarafından nasıl algılandığı ve bu değişimlerin öğrenme- öğretme sürecine ne derecede yansıyacağına dair bir çalışma yapılmadığı için eğitime nasıl bir katma değer sağladığı bilinmiyor.

Yeni üniversiteler açılıyor, var olanların kontenjanları artırılıyor. Toplam 172 üniversiteye ulaşılıyor. Bu nicel artış nitelikli eğitimi beraberinde getiriyor mu? YÖK istatistiklerine göre yükseköğretimde 5 milyon 450 bin öğrenci var ve yüzde 47’si açık öğretimde, 55 bin öğretim elemanına ve 25 bin öğretim üyesine ihtiyaç bulunuyor.

Okullaşma oranlarındaki artış sevindirici bulunuyor. Net okullaşma oranı ilkokulda yüzde 98,86’ya, genel ortaöğretimde 34,47’ye, mesleki ve teknik ortaöğretimde 35,59’a ulaşıyor. Kaliteli eğitim her okulda aynı düzeyde sağlanabiliyor mu?  Okul öncesi eğitimin bir bireyin gelişimindeki önemi vurgulanıyor. Büyük bir hamleyle okullaşma oranı yüzde 30,93’lere kadar çıkarılabiliyor. Sürdürülebilirlik sağlanabiliyor mu? Bakandan bakana değişen eğitim politikalarının ve kağıt üzerinde kalmaya mahkum bir başka projenin ötesine geçemiyor.

Sınav sisteminin tüm kademelerde eğitim sistemini tutsak aldığı herkesçe kabul ediliyor. Öğrenci başarısının anlık performansla değil, geniş bir zaman diliminde değerlendirilmesi için Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş sistemi getiriliyor. E-devrim sonrası e-sınav uygulamaları gündeme getiriliyor. Şekli unsurların değiştirilmesi sınav olgusunun içinde kaybolmuş öğretimde bir iyileşme sağlıyor mu? İlk kez bu akademik yılda uygulanan bu sistemin çıktılarını ileride değerlendirebileceğiz.

Oysa eğitim sistemimizin fırsat eşitliği sağlamayan alt yapısının düzeltilmesi ve nicel olduğu kadar nitelikli bir eğitim sistemi ile nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi, küreselleşmenin dinamiklerinin yanı sıra, Cumhuriyetimizin ilkeleri ve toplumumuzun değerleri açısından bir ortak payda oluşturulmasında en öncelikli sorundur. Eğitim, Cumhuriyetimizin 2023 yılı hedeflerine ulaşması için politika geliştirilmesi gereken ana alandır. Cevaplanması gereken soru ise şudur; “Eğitim politikalarının olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması yerine tepkilerin giderek etkisiz bir gündem içinde geçiştirildiği bir ortamda bu nasıl başarılacaktır?” Eğitimin gelecek vizyonu içerisinde ana odak noktası olmasını sağlayacak mekanizmaları oluşturmak, Türkiye’yi dünyadaki arzulanan konumuna uygun, 100. yıl hedefleriyle uyumlu bir seviyeye çıkarmak ve genç nüfus bakımından hala açık olan demografik fırsat penceresinden daha fazla faydalanabilmek için, çok boyutlu ve çok taraflı bir politikayı konunun bütün paydaşlarının katılımıyla yürütebilmek öncelikli hedef olmalıdır. Yükselen bir paradigma olarak kabul gören ‘yaratıcı yıkım’ (creative destruction) süreci, yani sürekli değişim ve yenilenebilirliğin doğallığını tanımlayan, geçerliliğini yitireni yenisi ile değiştirme süreci ile sürdürülebilir gelişme sağlanmalıdır.

Selçuk PEHLİVANOĞLU

TED Genel Başkanı

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.



Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.